22 03 2014


Şimdi bu twitter yasağı Cine 5 şifresini çözebilmek için televizyonu tepe taklak izleyen, uydu alıcısına program atan, evinde 3 boyutlu görüntü izleyebilmek için gözlük imal eden, sim kilidini kıran, komşunun İnternet ağına sızan, yağ tenekesinden saksı yapan, youtube'a aylarca proxy gizleyip giren bir toplumu durdurabilir mi; hiç sanmıyorum. Bu ülkede 12 yaşında çocuklar resmi site hacklemeye çalışıyor; yasak neyden caydırır şimdi bu adamları.

24 10 2013

Vicdan ve ahlaka salt din üzerinden ulaşmak düpedüz mekanikleşme durumudur. Mekanik vicdan ya da mekanik ahlak yanlıdır; insanlığı eksiltir.

ÖFN
24.10.2013
Dersim

3 10 2013

Dünyada birçok dil kaybolma tehlikesiyle karşı karşıya ve kaybolmakta olan her bir dil içerisinde koca bir tarih ve kültürel birikim barındırmakta. Bir dili yaşatmak adına  sarf edilen her bir çabaya selam durmak her insanın boynunun borcudur.

ÖFN
03.10.2013
21:08

28 07 2013

Dünyada hergün yananlar,
korkmuyorlar cehennem ateşinden
Dünyada cehennemi yaşatanlar;
Kesmiyorlar umudu cennetten.
Ne garip!
o halde;
kimdir ateş ehli?

Ömer Faruk NARLI
28.07.2013
Dersim

Nasıl da savurgansın cebindeki bensem
Üç kuruşluk şüpheye yatırıyorsun
pul ediyorsun sendeki beni.

ÖFN
28.07.2013
04:40 

24 07 2013


Ne taraflı şu severgibiliğin:
Sana dört günlük hatrı
Bana kırk yıllık acısı var.

01:10
24.07.2013
Dersim
ÖFN

19 07 2013

İlahi, Dante!

Zihninde yücelttiği inancı dilinde basit önermelerle ayak altı eden bedbahtın trajedisi Dante'yi bile tarumar ederdi.

ÖFN
19.07.2013
Dersim

10 07 2013

Ramazan Tespitleri 1

  • Üç hurma,bir hırka oruç tutan Peygamber'in dinine mensup kişilerin Hiltonda cafcaflı iftar yemeği vermesi kadar dindışı bir davranış olamaz.
    • Ramazan ayı şaşaa ayı değildir, normalde yediğinin üç katını iftarda ya da sahur da yiyen kişinin oruç tuttuğu da kanımca söylenemez.

      Ramazan'da beş on kilo alan kişinin 'açın halini bilme ya da anlama' eğilimde olduğu da söylenemez.

      ÖFN

      10.07.2013
      23:50
      Dersim

Kim ne derse desin sarılmak terk etmekten daha zor; doğruyu söylemek yalandan; kovalamak kaçmaktan ya da yaşamak ölmekten.

ÖFN

10.07.2013, 04:20
Dersim

4 07 2013

To love or not to forget

ve kabul etmeli ki; aşk tek taraflı ama haksız bir duygu; sizi sevmedi diye kimseyi suçlayamaz, ona kızamazsınız; ama onu hiçbir zaman unutamayacaksınız da.

01:51
04.07.2013
Dersim

ÖFN

1 07 2013

Sivas

  • İnsanlık suçunun karar mercii hür vicdandır; mahkemeler değil. Sivas'ta yapılan dünya insanlık ayıbı mirasıdır.

    01.07.2013
    Dersim

31 05 2013

Gezi 'Rantı'

Alkol yasak; hadi sağlığa zararlı; ağaç niye yasak; ranta mı zararlı? Kamu alanının kamunun izni olmadan satışı neye dayanılarak satılmaktadır?  Halkın içinden çıkmadı mı ki bu polis; o halka zulmetmekte? İki sandalyesi kırılmasın, camı inmesin diye parasıyla ailesini geçindirdiği bu kadar insanı dükkanına sokmayan esnafın kazandığı para helal midir?

Olayların ardından Facebook durum güncellemelerine ya da atılan tweetlere baktığımda hükumetin bir dönem daha kalması mucize görünüyor; önümüzdeki ilk seçim Türkiye'de yaşayan insanların vicdanlarıyla ve samimiyetleriyle verecekleri bir sınav olacaktır.

31.05.2013
Dersim

6 04 2013

Bu coğrafyada ardına sığınılacak birçok diyalektik var ama yorganının altında düşündüklerinizin yalınlığı, yüzyılların siyasi ya da düşünsel birikimini yerle bir eder hanımlar beyler; yaşamın içerisinde karşılığı olmayan hiçbir tartışma bizi asıl noktaya ulaştırmaz aklınızda bulunsun.

Ömer Faruk NARLI

3 Ocak 2013
Dersim

15 02 2013

  Şöyle karşı karşıya oturup ince belli iki sohbetin belini kıramadığımız sanal avuntunun adı neden 'sosyal medya' anlayamıyorum bir türlü. Sosyalleşme tanımı bu denli keskin bir dönüş mü yaptı? Aramızdaki bağın iki 'beğen'i bir 'retweet' olduğu yerin adı olsa olsa anti-sosyal medya olur. Er meydanına insancıklar; hele şöyle bir yüzyüze gelelim.

Ömer Faruk Narlı
Dersim
20:52

5 02 2013



  Çok fazla televizyon izleyen biri değilim; izleyince ukalalaşıyorum gibi geliyor bana. Neyin doğru neyin yanlış olduğu hususunda salık vermeyi haddimi aşmak olarak addetmeyi kalıcı bir şekilde huy edinmeye çalışıyorum bu yüzden çoğu zaman ve birçok konuda da sırf bu yüzden akıl vermekten kaçınıyorum.  Ne var ki tanık olduğum kimi sahneler var ki, dilimin kemiği olmadığını anımsatıyor bana.
   Bir ana haber bültenini baştan sona izleyeyim, hemen çekiyorum isyan bayrağını: yok öyle olur mu yok böyle olmamalı mı; aşıyorum nerden baksan haddimi! Bir haber izliyorum; bir milyoner düğünü; saçılıyor dolarlar havaya, şatafatlı süslemeler arasında ‘cemiyetin tanınmış simaları’,  dünyanın yüz mutfağından bin çeşit yemek, içecek vs. Desteler eriyor genç çiftin akrabaları ve yakınlarının avuçlarında; ki onlar sağ olsunlar binlerce kişiyi holdinglerinde istihdam ediyorlar, ‘ekmek parası’ veriyorlar ; var olsunlar. Hemen diyorum ki: “ Yahu o paraları üstünde alın teri olan işçinin gözüne sokmayın; düşük gelirli de olsa iyi kötü evinde bir televizyon var, zaten tek eğlencesi de o; görüyor o sihirli kutuda bu sahneyi; çoluk çocuğun, hanımının imrendiğini fark ediyor ve o hayatın binde birini sunamadığı için ailesinden utanıyor. Otel eğlencesi yerine yapın bir kır düğünü, çalışanınıza da bir yer ayırın. Böyle bir günde onları da hatırlayın; milyon dolarları olan soliste saçacağınıza o paraları yanınızda çalışan o işçiye ikramiye diye verin yaptığınız düğünün şerefine;  daha anlamlı olmaz mı?”.
  Saçmalıyorum işte. Bana mı kalmış bir bildikleri vardır elbet  …
Gecenin bu saatinde başımı koyduğum yastığın rahatlığında, elemden ve kederden,endişeden ya da heyecandan bir hayli uzak düşünüyorum da çizdiğimiz yolun ve katettiğimiz mesafenin başarısı temel bir dengenin üstüne kurulu: doğru yer, doğru zaman, doğru insanlar. Yoksa yaşamak o kadar da zor değil ama gel gör ki böyle bir dengenin kaldıracını çarmıhı gibi taşıyan 'bir kaya parçası olmak' en büyük sorumluluk.

05.02.2013
00:40
K.Maraş

Ömer Faruk NARLI

24 01 2013

Demokrasi Üzerine Alabildiğine Yüzeysel ve Derinliksiz Bir Yorum

   Gündemde her daim kendine en fazla yer bulmuş kelimelerden biridir 'demokrasi' ve herkesin eşit olması gerektiği konusunun başlığıdır. 'Eşitlik' kelimesi de en az altında yer aldığı başlık kadar sihirlidir birçokları için. Bana sorarsanız demokrasi hayal dünyamızda yarattığımız bizden başka hiç kimselerin göremediği, sessiz kahramanımızdır. Hayalde olsa varlığı güç verir insana.Dünyada  herkesle eşit olduğu fikri canlanır zihinlerde. Peki eşitlik doğuştan kazanılmış bir hak mıdır; hangi bireyler eşittir? Bu soruların cevabı benim için açık. Eşitlik doğuştan gelen bir hak değildir; sadece aynı yolu kateden bireyler birbiriyle eşit olabilir sadece. Bu yüzden 'benim oyumla dağdaki çobanın oyu bir mi' sorusu kulağa zalimce ve aşağılayıcı gelebilir ama doğruluk payı büyüktür. Koca bir hayat birikimine sahip, düşünen, analitik düşünce kabiliyetine sahip, ilim-irfan sahibi bir insanla kahvede akşama kadar oyun oynayan adamın oyunun bir tutulması yersizdir. Ülke nüfuslarının en büyük dilimini kalifiye özellikler barındırmayan kişilerin oluşturduğu gerçeğinden yola çıkarsak seçim sonuçlarının başarısının da tekrar gözden geçirilmesi gerekir. Bütün bu yazdıklarımı aşağılayıcı bulanlar olacaktır ama akşama kadar boş gezen, herhangi bir şey üretmeyen bir kişi ile kendimi eşit görmem olanaksız. Şunu da ekleyeyim; dünya gözü gören, okul okumamış ama hakkaniyet sahibi, her gün sabah erkenden kalkan, tarlasını süren , ürününü pazara getiren bir köylü yukarıda yaptığım tanımlamanın dışındadır.
Bir Amatör Lig Efsanesi: Bradford City




   Memleketimde Bank Asya takımı bir üst tura çıkınca Kızıldeniz yeniden yarılmışcasına heyecan uyanır; İngiltere'de amatör kümeden çıkan takım final oynar kendine tabloid bir köşede yer bulur. İngiltere 4. ligi takımlarından Bradford City'nin İngiltere Lig Kupasında  final ayağına yükselmesi belki futbolun düpedüz endüstrileşmiş olduğu İngiltere gibi bir ülkede çok geniş bir yer bulmaz gündemde belki ama benzer bir durum Türkiye'de yaşansa yer yerinden oynar; hele de elenen belli başlı bir kulüpse. Böyle bir durumda Türk yönetici ne yapar? Tribünden yükselen bini bir para küfürlere kulağını kapatmaz; maçın ardından bir medya ordusu önünde en nemrut yüz ifadeleri takılınıp hakemlere yüklenilir, hemen akabinde teknik direktörle birlikte 3-5 oyuncunun bileti kesilir;  taraftardan özür dilenir, gereğinin yapılacağı söylenerek ceza sisteminin en sert biçimde işleyeceği sözüyle gönülleri alınır. İngiltere'de ne olur? Taraftar bir kaç gün homurdanır, elenen takımın başkanı benzer bir durumun tekrarlanmaması gerektiğini menajere iletir, takım bir ihtimal bir nebze boş sayılabilecek tribünler önünde bir sonraki maçını oynar ve lige dönülür. Türkiye kupasında Fenerbahçe'nin Pendikspor, Galatasaray'ın Trabzon 1461, Beşiktaş'ın Çanakkale Dardanel mağlubiyetleri bu kulüplerin tarihi için 'kara leke' olarak anılır oysa. Zihniyet farkı bu kadar nettir. Şu sıralar Süper Lig liderinin 18 maçından sadece 9'unun kazanabildiği ülkemizde hala futbolun kalitesinin yükseldiğinden bahsedilir üstelik.  Rijkkard'ın o malum açıklaması ne manidar geliyor insana: 'Türkiye'de her şeyden biraz var ama hiç bir şeyden tam yok'.

3 01 2013

Filistin

Bu coğrafyada ardına sığınılacak birçok diyalektik var ama yorganının altında düşündüklerinizin yalınlığı, yüzyılların siyasi ya da düşünsel birikimini yerle bir ediyor adeta; yaşamın içerisinde karşılığı olmayan hiçbir tartışma bizi asıl noktaya ulaştırmaz aklınızda bulunsun. Bakın işte; Filistin'in onca yıldır, bir başına ateşler içinde olduğunu düşündükçe özgürlüğe dem vurmak istemiyor dilim..


03.01.2013

00:44
Dersim

Ömer Faruk NARLI

27 12 2012

Gözlerin güzel
hem de çok
bir çay içimlik baksalar ya

Ömer Faruk NARLI

17:34
27.12.2012
Dersim

26 12 2012

Kahpe mi ki Dünya

Bir arkadaşımın canı sıkılmış feryat figan ediyor; 'Kahpe dünya' diye haykırıyor. Oysa ben kahpe dünya ibaresini her duyduğumda sinirlenirim; insanın kahpesi olur be kardeşim, var da, oldu da; bu konuda dünyayı b.klomanın bi manası yok. Hayatımızdaki or.spulukların ya da bu or.spulukların muhatablarının   suçunu bu yaşlı ve her seferinden birbirimiz için daha yaşanılmaz kıldığımız gezegene yığmak mesnetsiz bir çabadır. 


Ömer Faruk Narlı

Dersim, 
23.12.2012

13 12 2012

Bir dünyaya baktım
bir de kitaplarıma
tutmadı elde avuçta
varsa işte artık kaç sayfa
baktım olmadı
döndüm kıçımı, yattım.

Ömer Faruk NARLI

07.10.2012
03:42

Gerçeğin Çölü, Yalanın Gülü



'şüphelerimiz haindir,
teşebbüs etmekten caydırıp
kazanabileceklerimizi kaybettirirler' (çev:ÖFN)

demiş Shakespeare ve kanımca  bir insanı gerçekten tanıdığın ya da bir işe heves ettiğin an öncesine atıfta bulunmuştur; zira şu çok açıktır ki çarşıda aldığıın karpuz evde kelek de çıkabilir. Uymaz o hesap  o deftere, hani içine kalem kalem yazdığın bir ömrün canım siparişlerine. Gerçeğin çıplaklığı, sadeliği ve basitliği hayatı karmaşıklaştırmak için kıvrananları öyle bir çarpar ki ondan sonra kıvranıp dururlar, yalanın dolanın kavuran güneşinde ya da donduran ayazında. İşte o andır ki insan bütün o cafcaflı, güven ve özen dolu cümleleri yerle yeksan olur ve  en fütursuz, en pervasız, en cüretkar, en yalın kelimeler silsilesi dökülüverir ağzından.İşte şu an ben böyle bir noktaya ulaştım ve şunu net bir şekilde söylüyorum; öyle masum kadınlar tanıdım ki, yaptıklarını anlatsam insan altına s...r, paçadan akıtır. 'Amma da sert; böyle üslup mu olur?' diyenler de olacaktır yazdığım bu cümleyi okuyunca elbet lakin ilm-i ömür de tecrübelerle müspet bir satha nüfuz ediyor be kardeşim. 

   Beni bu 'yalın' söylemimden ötürü ayıplayacak olan sen edepli ve kırılgan okuyucu diyeceğim odur ki dumanı gördüğün yerde ateş olduğunu da bilirsin elbet aslında bir önceki tepeden ovaya bakınca ama yok mu o 'ya öyle değilse' umudu, 'yerin dibine batsın' dedirtir işte böyle en sonunda; görürsün ki gerçeğinin çölünde yalanın gülü bitmez, bitse de kök tutmaz, kokusu da tesir etmez,solar gider.  Bu çok bilinmeyenli ve çözülmez bir denklemdir, insanda zihin bırakmaz. Ladesin hep böyle şanslı tarafını tutman dileklerimle selamlarım seni.


Ömer Faruk Narlı
13.12.2012
01:39

27 10 2012

  'Ben bilmem eşim bilir' isimli yarışma programı hayatımda tanık olduğum en ciddi insanlık eleştirisidir ve kesinlikle sosyo-ekonomik çözümlemesi kati suretle ivedilik arz etmektedir. Amacım bu programa yarışmak için katılanları kendi köşelerinde sıkıştırıp, türlü felsefe dolu, caf caflı laf salatasıyla yerden yere vurmak değil; bunu kesin bir dille belirtmeliyim. Bu yapacağım en basit şey olur. Benim üzerinde durduğum nokta insanların temel zaafları üzerine kurulu bu programların tasarlanma yöntemleridir. 

  Araba sahibi olmanın hala lüks sayıldığı, ev sahibi olmadan bir türlü huzur bulunamayan bir ülkenin vatandaşlarına, rüyalarını -bir şekilde- gerçekleştirme imkanı verirseniz, boyunlarına anahtar da takarsınız, bir tonluk arabayı da kıyasıya bir güç savaşıyla kendi taraflarına çekmeleri için sağlıklarını hiçe sayarak halata asılmalarını da sağlarsınız; hatta biraz daha geniş olursanız, enselerine tokat bile atabilirsiniz. İnsanların gün geçtikçe biraz daha fakirleşirken, kredi kartı, konut ya da taşıt kredileriyle uzun ve gırtlağa kadar borçlu yılların ardından mülkiyet sahibi olmalarının yolunun açıldığı günümüz dünyasında, borca harca girmeden bir araba sahibi olmak 'Nirvana'ya ulaşmaya eştir. Bunun vereceği mutluluğun ise eşi benzeri yoktur.

   Requiem for a Dream filmini izleyen çoktur tahminimce. Bir yarışma programına katılabilmek için düzenli olarak aldığı hapların bir süre sonra kendisi için ciddi bir bağımlılığa ve gerçeklikten kopmaya yol açtığı bir bayanın kasvetli öyküsü anlatılıyordu film boyunca.  Yıllar evvel çekilen bu filmde bugünümüze ilişkin göndermeler ve öngörüler bolca mevcuttur. Aslında her şeyde olduğu gibi bu ve benzeri içerikli yarışma programları da zaten bu filmdeki hikayenin geçtiği Amerika'dan bize yıllar sonra geldiği için bir yerde film içerisinde anlatılanlara 'öngörü' demek de çok doğru olmayacak sanırım. Bu programlarda bir çeşit Marshall paketidir bir bakıma. 

  Başka bir yazımda bahsetmiş olduğum bir an için de olsa dışarıdaki dünyanın sinir bozan, yerle yeksan eden gerçekliğinden uzak kalmamızı sağlayan her şeyin 'mastürbatif' bir tadı olduğu gerçeği sanırım bu yarışma programlarına katılma hayali ile de rahatlıkla ilişkilendirilebilir. İçerisinde bulunduğumuz gerçeklik zaaflarımızın körüklediği hiçbir arzuyu tatmin edemiyor; yani güldürmüyor hayat insanın yüzünü. Bu çırpınışlar, sahip olunan her bir değeri hiçe sayışlar bu yüzden aslında. 


Ömer Faruk NARLI
27.10.2012
Dersim

19 10 2012

  Şu ne menem bir ortamdır,   sınırları nerede başlar nerede biter bilemediğim,  'sosyal medya' mecrasında gezinirken arkadaşın bir tanesinin  'kolanın ne kadar hoş bir keşif olduğunu fakat mevcut Amerikan rüyasından payına düşüen sadece kolaysa o rüyanın kendisine bir faydası olmadığını' mümkün olan en amiyane tabirlerle anlatmış. Benzer duyguları taşıdığım bu anonim yazarın beyan ettği bu fikrini okuyunca yavaş ilerleyen kamyonların kasalarına ya da traktörlerin römorklarına asılan çocuklar gibi 'bi' ucundan ben de bir süreliğine tutsam' dediğim malum ama meşum rüyadan benim de  'hayır' rütbesine erişebilecek beklentim bir yiyecek ya da bir içecekten öte; ne var yani, biz de görelim o rüyayı. Şu bizim 'müttefikler' tuhaf insanlar vesselam; yok televizyon bağımlılığı, yok obezite, yok kayıp Seattle jenerasyonu, neymiş Meksikalı göçmenlerin durumu  giderek kötüleşiyormuş, siyahiler artık kötü rap yapıyormuş, benzinin galonu bir sent artmış diyerek bunalıma giriyor, her türlü intiharı, sosyal travmayı bir şekilde meşru kılıp, kabulleniyorken, bizim memlekette ne takdire şayan seri cinnetler, travmalar ve cinayetler yaşanıyor, ne var ki biz olanca nevrotikliğimizle dimdik ayaktayız çok şükür. Winehouse otelde öldü, Cobain kafasına sıktı kült oldu; ülkemin 'etnik blues'unu 'Anadolu saykodeliği'nin temsilcilerinden biri olan Azer Bülbül öldü; ve hatta o da otelde öldü; gel gör ki kimse onu yüceltmedi, evinin önüne hayranları toplanıp yaktıkları mumların ışığında salya sümük, sevgi ve özlem dolu mesajlar yazmadı; dahası rahmetli bir de alemci, arabeskçi, su testisi su yolunda oldu. 


  Özetleyecek olursam; Amerikan rüyasını herkes yaşar kardeşim; gelsinler 'Türk rüyasını' yaşasınlar şöyle aslanlar gibi; alınlarından öpelim; Benzini litresi 5 liradan doldursunlar; her yıl maaşlarına gelen %2 lik zamla %10 luk enflasyon artışını dengelesinler, çocukları dersaneye göndersinler, aylık 1 kilo'dan fazla et yiyemesinler, borç harç kurbanlık alsınlar, sırasıyla SBS,ÖSS,KPSS'ye girsinler, KYK'da 4 yıl kalsınlar, gecekonduda ve hatta yazlık çadırlı derme çatma deprem kamplarında  bir kış geçirsinler, muhalif tek bir cümle edip 15 ay mahkemeye çıkıp, o süre zarfında hapis yatsınlar, 15 ay askerlik yapsınlar, yaz sıcağında otuz gün oruç tutup, çalışsınlar ben her türlü cinnetlerini haklı bulacağım. Herkesin i-hone 5 ya da apple bilgisayar sahibi olabildiği, golf'ün 'memur arabası' sınıfına girdiği bir memlekette neyin sıkıntısını yaşıyorlar çözemedim;vardır heralde bir bildikleri. Bir de şu çok sevdikleri, hatta bir film repliğinde 'şampiyonların kahvaltısı' diye nitelendirdikleri bira-domates suyu karışımına da gıcık oluyorum , belirtmeden geçemeyeceğim. Denedim; o ne lan öyle? Bunu da ne yapacaklarını bilmedikleri bir anda keşfetmişlerdir zannımca.

13.10.2012

13:45
Dersim

16 10 2012

günahınla da sevabınla da öldüresiye hoşsun
boşver durma gül sen
dursun dünya isterse
gel barışalım da zaten
bayrama, seyrana niye lüzum olsun.

Ömer Faruk NARLI
16.Ekim 2012
Dersim
Saçımdaki nem
gözümde fer,
tutsaklığım.

O esaretim ki nice tanrısallığın başlangıcı
nice simyanın özüdür
çıkagel bir gün
sevmede olanca mahirliğin
kudretin ve de bilgeliğinle.

Ömer Faruk NARLI
08 Ekim 2012
Dersim

SANAL MASTÜRBASYON

   Sosyal medya üstü birbirini hiç görmeden seven, hatta 'evlenen' ya da 'nişanlanan' bilimum 'apaçi' ve 'emo' kardeşlerimin bu anarşist ve bir o kadar romantik kaçışlarını canı gönülden kucaklıyor ve selamlıyorum.Sokağa çıktıklarında ne bekliyor onları ki gidip realitenin dibine vursunlar; ağlatan onca acı gerçekten, öfke nöbetinden, yokluktan, hile-hurdadan, savaştan, türlü cinnetten ve kindar nefretten  sonra sanal gerçeğin mastürbatif tadı hiçbirşeye değişilmez efendim.
Ömer Faruk Narlı
11 Ekim 2012
Dersim

8 10 2012

tek bir nefes, 
bir duman boğumu kadar  olmasın 
takdire şayan şu mutluluğun
abide-i saadet neferi gibi
dur ve siper et göğsünü eleme, kedere
ama durmasın
iila da sürsün bu akın

Ömer Faruk Narlı

Dersim
08.10.2012
17:20

Damızlık Hayaller

'Artık sadece çocuk yapmak için evlenmek istiyorum, aşk bana göre değil' diyenlerin yüzünden şu an itibarı ile taşıyıcı annelik mesleğine ve bekar annelere ve bilumum tek başına çocuk büyüten kadınlara duyduğum saygı kat be kat arttı. Ne o lan öyle! Modern, şehirli kadın profili çizeceğim diye zihnimizi meşgul ediyorsun; 'Terk edilip duruyorum; Eh bende de tek başıma çocuk büyütecek ne para var ne de g.t' de alnından öpeyim seni. Söylediklerine kendin inanıyor musun yoksa sadece aklında büyüyüp duran bir soruna mastürbatif bir teselli ile çare mi arıyorsun?

Ömer Faruk Narlı
07.10.2012
Dersim

26 09 2012

Bir Garip Kanıksamışlık




    Eve dönmek için arkadaşımın bürosunu onunla birlikte terk ettim. Binadan sokağa adım atmak üzereydim ki daha önce benzerini işitmediğim bir tür patlama sesiyle olduğum yerde dona kaldım. Aslında olanı biteni kanıksamış sayılırdım. Sonuçta her yıl bunu benzer sesler duymaya alışmıştık. Ses bombası olduğunu düşündüm oldukça yakından geldiğini sandığım o patlama sesini duyup, terk etmek üzere olduğum iş hanının tam karşısındaki dükkânın camekânının sarsıldığını gördüğümde. Her yıl bir kaç kere patlıyordu zaten ses bombaları bu şehirde -birileri uyarılmak istendiğinde-. Ofisinden beraber çıktığım arkadaşımla beraber arabama doğru ilerledik onun için tatilden dönerken aldığım Niğde patatesiyle dolu çuvalı teslim etmek için. Öylede yaptık, sonrada vedalaştık.  Arabamla Munzur'un kenarından kıvrılıp, Elazığ yoluna bağlanan tali yolun sonuna ulaşıp, üzerinde yelekleri, büyük bir ihtiyat ve müthiş bir hızla silahlarının şarjörlerini değiştiren polisleri gördüğümde işin renginin farklı olduğunu anladım; can kaybı yaşanan bir saldırı olmalıydı bu. Polislerin o halini görünce aksiyon filmlerinde sıkça gördüğüm, soymaya çalıştıkları bankanın içerisinde sıkışınca rehine alan soyguncular ve dışarıda operasyon hazırlığına girişen özel hareket timleri gözümün önüne geldi; ama bu sefer durum böylesi basit bir kurgudan ibaret değildi. Yaklaşık beş yüz metre ilerleyip Elazığ Karayolundan Cumhuriyet Mahallesine dönülen kavşağa geldiğimde yaşanılanların bütün gerginliğini daha fazla hissettim. Yüzünde kızgınlık, umutsuzluk ve endişe karışımı bir ifade olan polis memuru araçların kavşağın ötesine geçmesinin yasak olduğunu gırtlağını parçalarcasına haykırıyordu. Yaklaşık on dakika önce vedalaştığım arkadaşım da kavşakta durmuş olup biteni anlamaya çalışıyordu. Yanına gittim ve ne olduğunu sordum. 'Herkes bir şeyler söylüyor; kimi askeri aracın yoluna mayın döşemişler, kimi trafo patlatıldı, kimi roketli saldırı yapılmış diyor' diye cevap verdi. Üzerimizde beş altı tane kobra tipi helikopter alçak irtifada bölge taraması yapıyordu. Bizden üç yüz belki dört yüz metre ilerde dumanlar yükseliyor, alev almış bir araç görünüyordu. İnsanlar ana yol üzerinde biraz daha ilerleyip, durumun ne kadar ciddi olduğunu anlamaya çalışıyordu. Yapılmakta olan yola dökülen asfaltı düzelten bir kaç iş makinesi ise sanki hiçbir şey olmamış gibi dev gibi silindirleriyle işlerini yapmaya devam ediyordu. Onlarca ambülâns olay yerine doğru acı siren çığlıklarıyla olanca hızlarıyla gidip, henüz yaralı mı ölü mü olduğunu öğrenemediğimiz insanları olanca hızlarıyla Devlet Hastanesine doğru taşıyorlardı. Bir ara Tunceli-Elazığ arası sefer yapan Çağdaş Birlik firması araçlarından birinin dörtlü ikaz sinyalini yakarak kaza yönünden geldiğini gördük. Sanırım onlar da yaralı taşıyorlardı. Bize doğru yaklaşan ambülânsların önüne kendini atan insanlar vardı; birilerinin yakınları mı yoksa sağlık personeli mi anlayamadık. Bir savaşın içerisinde olduğumuza hiç şüphe yoktu.

   Kavşakta bir süre daha durup, olup biteni anlamaya çalıştıktan sonra bulunduğumuz yere çok yakın olan çalıştığım fakültenin önüne geldim. Bir kaç memur ve güvenlik görevlisi de meraklı gözlerle olay yerine doğru bakıyorlardı. Yanlarına geldiğimde bazı öğrencilerin endişeyle patlamanın nedenini sorduklarını söylediler. Belli ki ellerinde valizlerle daha yeni geldikleri şehirde, alışık olmadıkları bu olayın gerginliğini yaşamış, oldukça kaygılanmışlardı. Kim bilir belki bazıları ertesi gün kayıtlarını dondurup ya da bunu bile düşünecek kadar rahatlayamadan memleketlerine dönecekler. Fakülte önünde bir süre bekledikten sonra şehir merkezinde oturan bir arkadaşıma telefon açıp, olaylar yatışana, patlamanın gerçekleştiği yol tekrar açılana kadar beni misafir edip edemeyeceğini sordum. Sağ olsun hemen evine davet etti Can. Daha fazla olay yerine yakın olmak istemiyordum. Trafiğin tekrar açılacağı ana kadar dört duvar içinde oturmak istiyordum. Arkadaşımın evine geldiğimde olaya ilişkin görüntülerin bazı haber ajansları tarafından internete yüklenen ve televizyon kanallarına verilen ilk görüntülerini izledik. Yedi kişi ölmüştü. Altı askeri personel ve sağlıklı yaşamak için eşiyle yürüyüşe çıkan ve yanlış zamanda yanlış yerde olmanın cürümünü çeken, canından olan masum bir kadın.

   Gece bültenlerinde patlamaya bütün detaylar gün yüzüne çıkmıştı. Yeni yapılan yolda tesisat çalışması yapan iletişim şirketinin aracı gasp edilmiş, içerisine yüklü miktarda bomba yerleştirilip askeri aracın geçeceği güzergâhın ortasında, bozuk yolda park edilmiş, askeri araç o noktaya ulaştığında patlatılmıştı. Şarapnel parçaları sivil plakalı minibüsün her yerine saplanmış, camları kırıp içerideki insanların vücutlarına saplanmış ve onları ve yol kenarında kocasıyla birlikte yürüyüş yapan masum kadını öldürmüştü. Kadının eşi Elazığ Devlet Hastanesi’ne kaldırılmıştı. Yedi insan demek yüzlerce aile yakını, binlerce dost ve onların kalplerine ateş düşmesi demekti. Ya eşinin öldüğünden bir haber hastanede yatan adam? ‘Eşiniz öldü’ demişler miydi acaba adam gözlerini açtığında? Sanmıyorum; hemen söyleyememişlerdir. Öğrendiğinde attığı çığlığı, feryadı figanı hayal bile edemiyorum.

    Şimdi oturmuş düşünüyorum. Patlama olduğunda eve dönmek için arabama doğru yönelmiştim ve yaklaşık on dakika sonra patlamanın gerçekleştiği noktadan geçecektim. Belki de o aracın yirmi metre arkasında yol alıyor olabilir, patlayan bombadan saçılan şarapnel parçaları ön camımdan içeri girebilirdi; bu yazıyı hiç yazamayabilirdim. Bütün bunları birlerinin duygularını sömürüp, benim için üzülmelerini beklediğimden yazmıyorum. Böylesi bir atmosferin içerisinde yemek yiyebildim, sıradan şeylerden bahsedebildim ve hatta güldüm de. Öfkelenip, kızmadım mı; üzülmedim mi? Elbette, ama bahsettiğim şeyleri de yapabildim. Yani kanla, ölümle yaşamaya alıştığımı fark ettim. Kendime bile öylesine garip geliyor ki bu durum siz ne düşünürsünüz bilemiyorum. Televizyon ekranlarından takip edilen bir olayın içerisindeydim ama endişe duygum neredeyse kalmamış gibiydi. Yaşanılanları hatırlatan tek şey her şeyin olağan akışında olduğu bir günde on dakikada ulaştığım evime yaklaşık kırk dakikada ulaşmama neden olan yoğun trafikti.

   Akşam evlilik arifesinde olan bir arkadaşımla görüştüm. Olay burada yaşanılmıştı ama anlaşılan bu şehirden uzakta olmak burada yaşanılanların etkisinden sizi uzak tutamıyordu. 'Geçmiş olsun' dedi arkadaşım. Annem babam haricinde olayın akabinde beni arayan tek kişi oydu.'Hepimize geçmiş olsun' dedim. Telefonda açıkça söyleyemedi kız arkadaşı yanında olduğu için ama daha sonra attığı mesajdan anladığım kadarıyla kız arkadaşı bu şehre gelmek istemiyordu artık. Ölümle burun buruna yaşamak istemiyordu herkes gibi o da. Belki kızın annesi de kesin bir dille müsaade etmediğini kızarak, bağırarak söyleyecek kızına. Hak vermesine veriyorum bu endişeli itirazlarına ama bu ve benzeri olaylar yaşanıldığında kimsenin empati içerisine girmemesi de kızdırmıyor değil hani. Gözden çıkarılmışlık duygusu kaplıyor her seferinde insanı bu tip şeyler yaşanıldığında. Öyle olmasa da kimse umursamıyormuş gibi geliyor işte burada çalışan, yaşayan insanlara.

   Bütün bu yazdıklarımdan sonra oturup ülkenin batısında yaşayan insanları eleştirip, suçlamak ya da onları herhangi bir vicdan azabına sürüklemek için kendimi paralamak niyetinde değilim. Neticede herkes bulunmak zorunda olduğu yerde ve başka türlü de olmamaz. Kimsenin böyle bir atmosferi yaşamasını da asla dilemem. Ama şunu da belirtmeden geçemeyeceğim. Ölümlere alışmamalı hiç kimse; sonuçta insanın tecrübe etmediği bir şeye alışması normal değil. Bu yazıyı okuyan sizlerden ricam şudur: düşünün, sorgulayın bütün bu yaşamlar neden son buluyor diye. Bu ülkenin herhangi bir yerinde küçücük bir metrekare içerisinde bile olsanız bile, 'bu iş nasıl çözülür, ben ne yapabilirim' diye düşünün lütfen. Sadece kırılıyoruz bazen size günlük işlerinizin arasında unutulmaktan ötürü; gerçektende kızmıyoruz size. Biz çok iyi biliyoruz ki siz de çok üzülüyorsunuz o tarafta. 

Saygılarımla

Ömer Faruk Narlı

26.09.2012, 01:57
Tunceli

22 09 2012

Aman Petrol Canım Petrol


  K.Maraş'ta, evin hemen yanındaki benzinliğin benzin ve LPG litre fiyatlarını gösteren tabelada '95 oktan kurşunsuz-4.27' yazdığını görünce 'of of yakmada depoda bırak' dedim kendime. Depoyu doldurdum tahmin edebileceğiniz üzere; hem de yedek haznesi de dahil. Keyif benim; 'ne gerek var tüp taktırmaya filan' . Gölbaşı'nı geçtikten hemen sonra bir kez daha doldurdum depoyu; bu kez litresi 4.40'dan. '
olsun; zaten normal fiyatı bu' diyerek teselli ettim kendimi. İçimde garip bir his var dı: 'yedek hazneyi doldur son raddesine kadar' komutuma uydu görevli arkadaş; bir kez daha yola koyuldum. Malatya'ya geldiğimde bu indirimli fiyatla aracımın kilometrede ne kadar yakıt tükettiğini merak ettim ve depoyu bir kez daha doldurmaya karar verdim ve günümün en adrenalin dolu anına ulaşmıştım '4.87 oldu litresi abi' demez mi, marketinin önünde oturuşundan işletme sahibi olduğu fazlasıyla belli olan adam. 'Neeeeeeyyyy' evet bildiğin 'neeeeeeyyyyy' feryad-ı figanı. 'efendim, anlayamadım' ya da benzer kibar sözler yok; hele yolculuğun başındaki keyfimden eser yok. 


  Bu nasıl bir indirim-bindirim sistemidir çözemedim ama bu pek neşesiz etkinliğin sorumluları, vatandaşın surat ifadelerini gördüklerinde ya da nasıl tepki verdikleri kendilerine iletildiğinde :
'Uvvv beybi; yeah, durmak yok yola devam' diyeceklerdir eminim. 



  Sanırım bu son bindirimle 'fiat' marka otomobile binmek suretiyle çözüm yoluna gitmeyi bir yerde kanıksamış olan biz 'sefiller', bu kez 'arabayı ne yapacaksınız siz; bisiklete binin, sağlıklı yaşayın' önermesiyle bir parça da olsa huzur buluruz gibi geliyor bana.



  Her seçim döneminde litresi 1 lira olması konuşulan motorin bile 4.42 olduğuna, bana 'bahşedilen' %5 zam, %10 kira zammıyla darbe alıp bir şekilde direnç göstermesine rağmen bu son benzin zammıyla yerle yeksan olduğuna göre fazla söze hacet yok. Bu arada zamanlama açısından önem taşıdığı için bir nevi anekdot kıvamında yazımın sonuna eklemek isterim. Televizyonda malum bir petrol şirketinin 'Aman petrol, canım petrol' şarkısı eşliğinde, kendi şubelerinden alınan benzinin ne kadar ekonomik olduğunu ve bu benzinle araçların daha fazla kilometre yaptığını duyuruyorlar, hem de Ajda ve 'sütunları' üzerinden. 



Besbelli birileri bizimle kafa buluyor.



En derin muhabbetlerimle 


22.09.2012
23.05

13 09 2012

Sen ey güzel tomurcuk
gözlerin var ya neye misal versem 
ah o gözlerin boncuk 
yaşıtım da değilsin ki
sevimli tatlı çocuk


İbrahim tatlıses'e bir gönderme yapayım dedim keyifle şarkısını dinlerken :)
Yok artık bizim için ortak bir kosmos ; 
hadi sen 'aura'na ben 'aura'ma...

Ömer Faruk NARLI

10.08.2012

12 09 2012

Bir başkadır beynim
onca hin fikir cirit atar 
her kıvrımında ayrı bir özgürlük
ama üniterdir kalbim
tek bir hücresinde barın barınabilirsen
ya seveceksin ya da derhal terk

12.09.2012
İki alışveriş merkezi, 
üç-beş arkadaş, 
belki bir cafcaflı poşet kadardır bazıları için unutmak


12.09.2012
K.Maraş

21 08 2012

Ne fark eder?

  Terim haklıydı sanırım; bu ülkenin çocukları uğruna türküler yazılan bu dağlarda ölmeye devam ettikçe, şehirlerimizde bombalar patladığı, köylerimizde ağıtlar yakıldığı müddetçe, birileri bir spor müsabakasından galip çıkmış, ben sanat yapmışım, o ilimle uğraşmış ne fark eder ki; hangi gol, hangi nota ya da hangi buluş bir ocağın ateşini söndürür, analara babalara teselli olur ki? Aylarca besteler yapsam, dünyanın en güzel şiirlerini yazsam neyi değiştirebilirim ki?

15 08 2012

Ucuz Kahramanlıkların Kötü Resmettikleri

  Nerede olursanız olun, ne iş yaparsanız yapın, her daim bir kahramanlık delisi bulacaksınız karşınızda. Kimi zaman öğretmen olacaksınız, kopya çekmesine izin vermeyeceksiniz belki çaresizlikle belki de arsızlıkla dizinin üzerindeki ya da sırasının altındaki küçük bir kağıt parçasından medet uman bir öğrencinize. Başka bir meslektaşınız gelecek, o öğrencinin yüzüne gülümseyecek, es geçecek bu eylemi; kötü olacaksınız siz ve pırıltılı bir kahramancık olacak o gülümseme. Kötüsünüz artık; değişmeyecek bir grup insan için bu; müsade etmediniz çünkü hileye, çomak soktunuz bozuk çarkın dişlisine.

30 07 2012

  Enteresan bir ülkede yaşıyoruz neresinden bakarsan bak. Herkes bize benzesin istiyoruz; sevmiyoruz bizim gibi yaşamayanları; hakir görüyoruz, dışlıyoruz ve hatta canlarına kast ediyoruz. Bir yerde az ve farklı olduğumuz zamanları ve verdiği acıyı anımsayamıyoruz. Solingen'i unutuyoruz mesela; Bosna aklımızın ucundan bile geçmiyor. Unutuveriyoruz her şeyi işte. Unutuyoruz; biz enteresan bir ülkede yaşıyoruz.

12 07 2012

Baht Dediğin

Ya çoksundur yaşarken ya da kocaman bir hiç.
Ve sen hiçten az fazla,
hiç değilse biraz olma derdinde,
koşarsın fütursuz, kanayan tabanlarınla peşinden ama,
işte baht dediğinde soysuz bir piç.


Ömer Faruk Narlı

12 Temmuz 2012
Şile

6 07 2012

Tüm ölülerin şerefine..
ölü ruhlarınızın,
ölü anılarınızın,
ölü insanlarınızın,
ölü insanlığınızın...
şerefine

Nefret Üçgeni:Sivas, Adalet ve Vicdan


Lütfi Kaleli çok doğru bir noktaya işaret etmişti bir kaç ay önce sonucu bir yerde çok da önemli olmayan 'Sivas Davası'na ilişkin açıklamasında. 'Zaman aşımından paçayı sıyıran sıyırdı zaten' diyordu; yani bizim derdimiz zaman aşımı değil; daha geniş bir bakış açısıyla yaklaşılması gerekir bu konuya demeye çalışıyordu. Netice itibariyle Sivas'ta yaşatılan acı için 'insanlık suçudur' demek için herhangi bir mahkeme kararına ihtiyaç da yok aslında. Bütün bunlar bir yana, bu olayın demokrasi ve hatta vicdan boyutu daha önemli. Bu kanlı tecrübe sadece Alevi toplumuyla alakalı bir sorun da değil; bir yerde az ve farklı olmakla alakalı tüm yaşanan. Bu az olma durumu bazen etnik bazen de inanç boyutunda ortaya çıkmakta ve çoğulcu demokrasi noksanlığının neticesi aslında. Bu dava vatandaşı olduğu ülke sınırları içerisinde ve hatta daha da ileri götürürsek -ki götürmek de gerekir- yaşadığı gezegenin farklı coğrafyalarında çoğunluk içerisinde yer almadığı için kendini güven içerisinde hissedemeyen her bir toplumun ve o topluma ait her bir bireyin sorunudur. Bu yanıyla 'Sivas Davası' öncelikle ulusal ve geniş boyutta ise evrensel bir sorunu göz önüne sermektedir. Yoksa Sivas'ta Aleviler yaşamıştır büyük bir acıdan payına düşeni, Bosna'da Müslüman. Bugün burada çoğunlukta olan yarın acaba nerede azınlık olabilir? Solingen'de Türkler çok muydu? Çok olmadıkları için suçlu muydu? Verilen o mesnetsiz 'ceza' reva mıydı?

Dünya kendisine benzemeyeni yok sayan ve hatta onu kıyan bir çok çoğunluk görmüştür ve bu yöndeki hiç bir eylem dünyayı daha iyi bir yer kılmamıştır. Bu tip olayların inanç gibi saf ve masumane olması gereken bir olgunun üzerinden gerçekleştirilmesi ise tüyler ürperticidir; zira hiç bir inanç felsefesi kan dökülmesini salık vermez; hatta zül sayar, kınar ve reddeder. Ne var ki iş inancı tatbik etmeye gelince yöntem 'haklı cinayet' olagelmekte.

'Habil'le Kabil'den beri' diye çok daha kolay, iç acıtan, bin bir vecize ile süslenmiş, ajitasyonu bol bir yazı da yazabilirdim ama gerek görmedim; çünkü gerçek yeterince çıplak. Dallandırıp, budaklandırmaya, daha inandırıcı olmak için daha fazla kanıt arayışına girmeye hiç lüzum yok.

Geçenlerde izlediğim bir filmde duyduğum Elvis Presley alıntısını 'gerçek'ten bahsetmişken yazımın sonuna eklemeden yapamayacağım. "Gerçek güneş gibidir.Bir süreliğine engelleyebilirsiniz belki ama o hiç kaybolmaz."*

*“Truth is like the sun. You can shut it out for a time, but it ain't going away.”

15 06 2012

'Kadere Karşı ''Cover'layıverdim

  Bir gün evde boş oturduğumu düşünmüş olacağım ki oturup bu şarkıyı kaydettim içimden geldiği gibi. Ben dinlerken hoşnut bir biçimde dinledim, yaptığım iş beni az çok tatmin de etti; sizi bilemeyeceğim :)

İyi dinlemeler...

14 06 2012

ve 'O gün' geldi...

  
  Bir röportajını hatırlıyorum; yıllar evveldi. 'Bu ülkede yaşamayan birisi şarkılarımı dinlerken 'bu Türkiye'de yapılmış bir Rock şarkı' demeli' diyordu kendi müzikal yaklaşımını tanımlarken. Bence bunu çoktan başardı. Dillere düşen birçok şarkı yaptı; 'Saydım' dillerde adeta marş haline geldi. Ben de birçok şarkısını çaldım durdum ve hala da çalıyorum; yaptığı işleri beğeniyle takip ediyorum; ve biliyorum ki yalnız da değilim bu konuda. Birçok müzisyen arkadaşımın repertuvarında da, en az bir tane dahi olsa Ogün Sanlısoy şarkısı var. 

  Birbirinden başarılı stüdyo albümlerine bir yenisini daha ekledi Ogün Sanlısoy. 'Akustik' adını taşıyan albüm yine adından anlaşılacağı üzere Ogün Sanlısoy şarkılarının akustik düzenlemelerini içeriyor. Henüz sadece kısa tanıtımını dinleyebildiğim albümde 'Pencere' şarkısının yeni düzenlemesi şimdiden en sevdiğim oldu. Kendisine hayatı boyunca başarılar diliyorum. 

Ön Sipariş yapabileceğiniz sitelerden bir tanesi:

24 03 2012

İncil: Vaiz Bölümü 9:1


Bir kez daha dönüp, gün gibi gördüm: ne yarış hızlı olanındı ne de savaş güçlü olanın; tıpkı rızkın bilge kişinin ya da refahın anlayış sahibi olanların olmadığı, mahir kişinin iltimas sahibi olmadığı gibi..



Çeviri: Ömer Faruk NARLI

17 03 2012

Yaşasın Ölüm


Kaç sabahın eşiğine döküldüm gözleriniz kör olsun için
yüreğim soğusun için üşümüş dualar ısınsın için
evime girdiniz kardeşlerimle kol kola öldüm kaç kere bunun için

Mehmet NARLI

Yirmi dört Yıl


Yirmi dört yıl göz yaşlarımı hatırlatır bana.
Doğum acısıyla yürümesinler mezarlarına diye gömerler ölüleri
ve bir terzi edasıyla sindiğim o doğal geçitin  kasığında
bir yolculuk için dikiyorum ben de kefenimi
etleri lime lime eden güneşin ışığında.
Ölmek için giyindikten sonra,
başladı o duygu yüklü, çalımlı yürüyüşüm
kırmızı damarlarım para dolu.
Nihai yönününde ilk kasabanın
sonsuzluk kadar uzun ilerler giderim artık.

Dylan Thomas
Çeviri: Ömer Faruk NARLI

12 03 2012

  Trilyonluk bir yatırımın emekçileri ucuz, naylon çadırlarda mı can vermeliydi? Bu alışveriş merkezi bittiği zaman gönül rahatlığıyla ciro yapacak sorumlu kişiler telefonlara çıkacak cesaret gösteremedi; hayatın ucuz harcadığı, sermayenin pul ettiklerinden oldu ölenler..

Sanat ve Yalnızlık

  Yeniden karanlığına dönüp aydınlığına büründüğüm ama fazla da misafiri olmaya niyetlenmediğim yalnızlığımın en didaktik cevheri ve yepyeni bir bilgiyle beni deryasına buyur ettiğini ve hatta sarstığını söylemeliyim. Her zaman içten içe bildiğim ama bir türlü kelimelere dökemediğim bir bilgiyle; sanırım sanat, aşk gibi ya da ölüm gibi ya da her şeyi içinde barındıran hayat gibi, pervasız ve başına buyruk. Bu yüzden rahatlatıyor olmalı beni. Her yeni anın apansızlığına rağmen her şeye karşı tıpkı kendisi gibi hazır ve nazır tutuyor beni; bu yüzden sabah uyandığımda ilk ihtiyaç duyduğum şey bir kaç tane bile olsa nota duymak ya da notalara hayat vermek oluyor. 

  Her gece uyumadan önce sarıldığım, sıcaklığına bel bağladığım, her sabah uyandığımda yanımda bulduğum, kokusunu içine çektiğim; tek bir gülümsemesiyle ya da tek bir 'günaydın'ıyla yeni güne tutunmamı sağlayan bir sevgili gibi aşığım müziğe; o denli muhtacım ve minnettarım beni hiç yalnız bırakmadığı için bütün hayatım boyunca; onca sevene, onca üzene ve onca gidene rağmen hep yanımda olduğu için hayatta hiç bir şeye bağlı olmadığım kadar bağlıyım; sadığım ona. 

Ömer Faruk Narlı
Dersim
12 Mart 2012
02:48

4 03 2012

Kenar Mahalleli (Büyümüş Bir Çocuğun Monoloğu)


Bisikletimin arka tekerinden çıkan tozla boğuyorum yol kenarındaki çocukları. Yokuştan aşağı bin bir kıyamet, kırılgan kemikçiklerim bir hayli dolma tekerlerime emanet uçarcasına iniyorum. Yokuşun aşağısı yaban, mahallem çok uzak. Dizginsiz bir tedirginlik baştan aşağı titretiyor bedenimi. Mahalleye dönmeliyim. Bu kadar heyecan yeter. Yabancı topraklar burası. Şortumdan kısa bacaklarım, sicim gibi bileklerim ve ipe asılı çamaşırın yandan görülen kalınlığı kadar vücudumla, kan ter içinde zar zor ittiriyorum teneke yığınını. Toz dumanımın içinde boğduğum küçük çocuklar merakla izliyorlar. Yokuş bitiyor içe doğru yamulan sol pedalımın hemen yanında uzanan ince metal çubuğa her çarpışında çıkardığı sesle selamlıyorum tekrar mahallemi, kenar mahallemi… Tan!..Tun!..Tan!..Tun!..

Ana yoldan aşağı sağa dönüyorum ve kırmızı beyaz evimizin arka bahçe duvarına dek uzanan ikinci bir küçük yokuştan aşağı salıveriyorum kendimi. Aylardır yığılı duran o pirketlere rağmen bir türlü yükselemeyen duvardan ilk önce kendim iniyorum, sonra yan yatırdığım bisikletimi zar zor aşağı çekiyorum. Zili çalıyorum zira o günlerde bana anahtar güvenilmiyor. Ne de olsa sığınacak bir bahçem var diye rahatlatıyorum kendimi. Rahatlamaya gerek yok ki annem kapıda beliriyor. Nerdeydin yine? Çabuk içeri geç yemeğini ye! Yokuşun aşağısındaki yabandan annemde korkuyor sanki. Yemek enfes! Yoğurtlu pilav ve yeşil soğan.

Evimizle arasında sadece bir inşaat olan arsadan sesler yükseliyor. Özel mahalle ligimizde kıran kırana bir rekabete sahne olacak yeni bir maç başlıyor. Hemen koşuyorum. Belki ağabeyler 5 dakika beni de oynatır. Benimle aynı umudu taşıyan üç beş arkadaşımın yanına oturup, diziyi tamamlıyorum. Maç çok çekişmeli. Ağabeyler bağırıyor çağırıyor babama göre ayıp bize göre sihirli kelimeler söylüyorlar kendi dillerinde. Devre arası oluyor, Sinan abi maç başlarken yanımıza bıraktığı atlete doğru yöneliyor. Yanımıza oturup şöyle bir süzüyor bizi hınzırca. Fatih söyle bakalım sen nasıl doğdun? Fatih bir parça tereddütle: Annemle babam birlikte uyuyunca ben oldum diyor. Lakin aramızdan birisi çıkıp leylek teoremini ateşli bir biçimde dile getiriyor. Sinan abi bir çocuğun nasıl dünyaya geldiğini öyle yalın, öyle açık söylüyor ki, ağabeylerin kutsal dillerine ait o meşum kelime bir kez daha yankılanıyor, donup kalıyoruz. Yazın ıslak saçını tarayıp balkona çıkan, tüm mahalleye Michael Jackson dinleten, ayda yürüdüğünü iddia eden, küçük Emrah’a benzeyen, her daim bize ağabeylik yapan, koruyan kollayan Sinan abi algı dünyamızı yerle bir ediyor. Biten devre arası ile birlikte tekrar baş başa kalıyoruz. Sihirli sözcük üzerine yorumlar yapmaya başlıyoruz. Bir çocuğun doğmasına sebep olan beş yaşında ağızdan öpmek olmasın evcilikte anne olan komşu kızını? Eyvahlar olsun!

Ömer Faruk NARLI

13 Mayıs 07